Kanalizasyon Filmi

Sinema 2 Yorum

Dün akşam BLoggerV’nin davetlisi olarak İstinye Park’ta Kanalizasyon Filminin galasındaydık.

kanalizasyon

Durum komedilerinden oluşan, eleştirilerin karakterler arasında ezildiği, “konulu” bir gişe filmi.

Bende bıraktığı izlenime gelince;

Film: Televizyonu ve medyayı eleştiren, Yağmur Adam.
Okan Bayülgen : Çakma Dustin Hoffman

Ferzan Özpetek İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde !

Sinema Yorum Ekle

ferzanozpetek.jpg

26. Uluslararası; İstanbul Film Festivali’nin açılış filmi Saturno Contro‘nun yönetmeni Ferzan Ozpetek,
Sinema-TV Yüksek Lisans Programı’nın konuğu olarak 9 Nisan 2007 Pazartesi aksamı İstanbul Bilgi
Üniversitesi’nde bir soylesiye katılacak.

Feride Çiçekoğlu’nun yöneteceği söyleşi Kuştepe Kampüsünde
Akademik Kurul Odasi’nda saat 19.00-20.30 arasında yapılacak
ve dileyen herkesin katılımına açık olacak.

 

 

“Babam ve Oğlum”

Sinema Yorum Ekle

Doğum Tarihi : 12.09.80Ben bu filmde 12 Eylül’ün, dünyadan, Türkiye’den yalıtılmış bir çiftlikte yaşayan bir 10 kişiyi bile nasıl etkilediğini anlatmak istedimHenüz Şemdinli kanarken, bir yanda Orhan Pamuk ve 301. madde, öbür yanda ise taşlı sopalı “spor” kavgaları sürüp giderken, son zamanlarda otobüste yada vapurda sıkça kulak misafiri olduğumuz bambaşka bir sohbet dikkat çekmekte. Bu sohbetin konusu şüphesiz ki “Babam ve Oğlum” filmi. Gösterime girdiği ilk hafta 35 bin seyirciye ulaşmış, bugünlerde ise milyonu devirmiş ve hiç reklamı yapılmadığı halde hasılatın bir çığ misali büyüdüğü bu filmin sırrı sizce ne ?

Son yıllarda televizyonda izlemeye alıştığımız şehir, şöhret, güç, köy, yoksulluk ve gurur gibi basit çatışmalar üzerine kurulu fakat bizi duygusal anlamda tatmin etmekten mahrum, göz boyayan onlarca diziden sonra –ki ben buna Çağan Irmak’ın Asmalı Konak’ını da dahil ediyorum- Babam ve Oğlum filmi, daha önceden seyircinin hazır olmadığı bir noktaya atış yapıyor. Kısaca bize 40 yıldır sunulan Türk Filmlerinin çizgisinin dışındaki bir noktaya işaret ediyor. Aslında başarının yadırganamayacağını anlamak için öyle sinema eleştirmenliği maskesi altında analizlere başvurmanın gereği filan yok. Ben kendi adıma bu filmin yakaladığı başarıyı, toplumun Cumhuriyet tarihinin son 25 yılından aldığı rövanş olarak nitelendiriyorum. Uzundur dökemediğimiz gözyaşının, insanlar arasında gururla söylenebildiğini görmek de bence bunun en güzel kanıtı.

Sinemada ben de ağladım, açıkçası böyle bir filmde ağlamamak için insan olmamak gerekli. Kaldı ki filmin ilk dakikası içersinde, darbe’nin sabahında annenin çaresiz bir şekilde hayatını kaybetmesi zaten insanlara film ile ilgili altyapıyı hissettiriyor. Ahım şahım bir ojinalliği olmasa da dram o kadar güzel işlenmiş ki seyirci ile tatlı bir oyun oynanıyor. Buna iyi canlandırılan karakterler de eklenince ağlamak filmin bir parçası oluveriyor. Ama bu filmin vurgusu asla ve asla göz yaşı değildir, vurgu damlanın düştüğü yerdedir ! Filmi izlerken en çok merak ettiğim şeylerden birisi de buydu. Çevremdeki insanlar gerçekten de 12 Eylül’e mi ağlıyordu acaba? Bütün bu göz yaşları ne için… Sadece olayın hüznü mü insanları yasa boğuyor ? Kaç kişi gözyaşına isyanı yüklüyor Ya da kaç kişi kaybettikleri adına gözyaşı döküyor olabilirdi… Peki ya 1980 sonrası gençliğe ağlayanların sayısı kaçtı acaba ? Hemen hemen her sahnede, bu soruları kendime sorarken fark ettim ki, kim ne amaçla ağlarsa ağlasın, Çağan Irmak istediğini çoktan elde etmişti zaten. Üstelik kendisi de filmin bu kadar tutacağını tahmin etmiyormuş.. Belki de insanların 25 yıldır bilinçaltına ittiği ve yüzleşmekten kaçtığı bazı gerçeklerin sinema aracılığı ile gün yüzüne vurmasından kaynaklanan bir başarı bu.

Filmi izlemeden önce kafamda 12 Eylül’ü daha yoğun anlatan bir film izleyeceğim kanısı vardı, ama kesinlikle 12 Eylül’ü geçiş olarak kullanan bir film izlediğimi söyleyebilirim. İşin tek iyi tarafı ise bu geçişin duygu yükü ile bağlanmış olması. Bu sayede 12 Eylül’ü tam da göbeğinden yaşamamış insanlar, o dönem için “rutin” sayılacak bir uygulama sonucu ortaya çıkan acının boyutları hakkında en azından fikir sahibi olabilirler. Kaldı ki bu noktada Türkiye’de asla gerçek anlamda bir 12 Eylül filmi yapılamayacağını unutmamak lazım ! Bu yüzden eldeki imkanlarla yapılabilecek en iyi iş ortaya çıkartılmıştır demek zorundayız.

Filme yönelik olumsuz eleştirilerden en kuvvetli olanları da işte bunu göz ardı edenlerden gelmektedir. Örneğin; 12 Eylül’ü öncesi, esnası ve sonrası ile yaşamış, haksızlıklar ve tarifsiz acılar ile baş başa bırakılmış o kuşak, bazı deneyimleri yaşamadan, bazı zorluklara maruz bırakılmadan 12 Eylül ile ilgili bir filmin yapılamayacağına dikkat çekmekte. Bunda son derece haklılar da. Belki de bu yüzden Çağan Irmak bize tüm hikayeyi bir çocuk gözünden sunmayı tercih ediyor, çünkü bu ülkede 12 Eylül’ü tam anlamıyla aktarabilecek bir yetişkinin bulunmadığını o da biliyor, evet o dönemi yaşayan kuşak çok yaralı, bu yüzden aynı acılarla yüzleşmek, çemberin içinden dışarı çıkmak imkansız olacaktır. İşte bu yüzden Çağan Irmak kendi çocukluğunun izlerini taşıyan “Deniz”in gözünden bu hikayeyi anlatmayı tercih etmiştir. Çünkü O’na göre 12 Eylül’ü anlatmak o dönemin çocuklarının görevidir…

Yiğit Kalafatoğlu


 

Kurtlar Vadisi Irak ?

Sinema Yorum Ekle

Catharsis Vadisi
[ Efe+Ali+Polat = Rambo+James Bond ? ]

Kurtlar Vadisi ile ilgili yazan, çizen, konuşan herkesin aksine, yazıya başlamak için dizinin ne kadar izlenir olduğunu ve nasıl her yerde konuşulur hale geldiğini dillendirirken lafı pek uzatmayacağım. Öyle ki dizinin tekrarının yayınlandığı bugünlerde Kurtlar Vadisi’nin elde ettiği Reyting ile güncel diziler arasında oluşan uçurum söylenecek lafları zaten kifayetsiz kılıyor. Başarının bu övgü dolu tasvirinden sonra gelelim “Kurtlar Vadisi Irak” filmine. Lafın doğrusu; ne bir politikacı, ne bir siyasi parti lideri, ne de bir diplomat ama sadece Türk?! olarak Irak’a giden Polat Alemdar ve arkadaşlarının kadir olduklarına… Çuval krizi ile başlayan ve salt Amerikan karşıtlığına uzanan bir buçuk saatlik film boyunca günümüzde çok moda olan Amerika karşıtlığı, milliyetçi duygular kullanılarak pazarlanıyor, üstelik ırkçılık boyutlarına varana dek! Filme karşı bu ilk eleştirimi desteklemem gerekirse; son yıllarda milliyetçilik üzerinden nasıl para kazanıldığını hatırlatmam gerekir. 500 bin adet satan “Metal Fırtına”, yada 350 bini aşan “Şu Çılgın Türkler” kitapları, insanların satın alma tutumlarının milliyetçilik aracılığı ile nasıl tetiklendiğinin birer göstergesidir. Kurtlar Vadisi ekibi de bunu iyi analiz etmiş olacak ki perde halen “milli dava” olarak gösterilen çuval krizi ile başlıyor ve Amerika’nın Irak politikasını kurşuna dizerek devam ediyor. Asıl gürültü ise ondan sonra kopuyor…80’de Ağca’ları, Çatlı’ları karşımıza getiren sistem, günümüzde kendine farklı bir saha yaratarak bu sefer bize Polat Alemdar’ı sunuyor. Üstelik yaptığı her şeyi meşru, kutsal ve gerekli kılarak. İşin ilginç yanı ise 30 yıl önce, “Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi” diyen insanlarla sert bir biçimde karşı karşıya gelenlerin, bugün Amerika karşıtı söylem ve eylemlerin odağı olarak bize sunulabilmesi. E filmi izleyen hükümet partisi ileri gelenlerinin demeçleri de bunu destekler nitelikte olunca ortaya hayli ilginç bir tablo çıkıveriyor. Öyle ki ; eğer ABD hali hazırda stratejik müttefikimiz ise ve bu filmdeki doğruları onaylayanlarca yanlışsa, biz bunu neden Kurtlar Vadisi aracılığı ile öğreniyoruz? Yani hükümetin politikası, görüşleri ile uyuşmuyor mu? Yoksa bu beğeninin altında yatan köklü ideolojiler mi var ? Lafı “kökten” açmışken bunu hükümet partisi açısından düşününce ilk akla gelen neden, Osmanlı ile yaşanan hayal kırıklığının, yeni düzeninin İmparatoru sayılan ABD’den alınan intikamla giderilmesi oluyor. Bu tatminin 3.Sınıf bir Hollywood filmi olmaktan öteye geçemeyen bir aksiyon filmi ile sağlanması ise zaten işin ayrı bir boyutu.Filmde dikkat edilmesi gereken asıl unsur ise işlenilen Amerikan karşıtlığının ulaştığı tehlikeli boyutlar. Şiddetin biraz fazlasına karşı çıkıp öldürülen bir Amerikan askeri dışında filmde iyi huylu bir Amerikalı dahi yok. Öte yandan Irak’ta bulunan ve Amerika tarafından terörist olarak nitelendirilen Müslümanlar arasında ise hiçbir terörist yok. -çocuğunu öldüren askerlerin üstüne canlı bomba olarak yürüyen ve meşru gösterilmeye çalışılan babayı saymazsak-. Amerika Birleşik Devletleri her ne kadar adaletsiz, haksız ve suçlu da olsa, filmde doğru olmayan bir iş yapılmış ve bütün Amerikan halkı düşman ilan edilmiştir. Bir varsayımdan yola çıkarak örnek vermek gerekirse; savaşmak için nereye gittiğini önemseyemeyecek kadar fakir olan ve ordunun parasına muhtaç kalan zoraki askerlerin de bulunması muhtemel bir orduyu külliyen kökten dinci Hıristiyanlar olarak göstermek ne kadar doğrudur ? Bu tutumun ırkçı düşünce sistemlerini desteklemekten başka hiç bir işe yaramayacağı aşikar değil midir ?

Gelelim filmin yurtdışında yarattığı etkilere, şüphesiz durum yukarıdaki gibi olunca tepkiler de sert oldu. Türk medyasında ise bu sert tepkiler öylesine işlendi ki, film yurtiçinin yanı sıra yurtdışında da halkla ilişkiler yapmış kadar oldu. Halbuki MSNBC Televizyonu bir haber programında Kurtlar Vadisini en Amerikan karşıtı filmlerden birisi olarak nitelendirirken Newyork Times ise “Türklerin düşmanı Sam Amca” yorumunu yaptı. Bütün Bunlar olurken 15 gün içinde de seyirci sayısı 3 milyon 135 bin 875’e ulaştı. Bu sayı göstermektedir ki, bu film yalnızca sinema seyircileri tarafından değil, yalnız “Kurtlar Vadisi” takipçileri tarafından da değil, hemen hemen her kesim tarafından izlenmeye devam edecektir. Kısacası adından üç yıldır “şiddetli” bir şekilde söz ettiren Kurtlar Vadisi, daha nereye kadar kamuoyuna kurşun sıkacak bilinmez ama televizyonda elde ettiği başarıyı sinema filmiyle de devam ettiriyor. Bizim ise unutmamamız gereken, perdede gösterilen Irak’ın gerçekte bir set olduğu, Amerikan ordusu ve politikası ne kadar haksız ve kötü olursa olsun Amerikan halkının da kötü sayılmaması gerektiği ve bu filmin sanıldığı gibi Irak’ta yaşanan gerçek olayları değil, senaristler tarafından kurgulanan sahneleri gösterdiğidir.

Yiğit Kalafatoğlu

Get Adobe Flash playerPlugin by wpburn.com wordpress themes