Facebook’ta Abonelik Devri..

Sosyal Medya 10 Yorum

Facebook, tek bir kullanıcıyı özel olarak takip etmeyi sağlayacak yeni bir özellik üzerinde çalıştığını duyurudu. Şu anda test aşamasında olan “takip” yada “abonelik” (subscribe) özelliği, yüzlerce arkadaşa sahip Facebook kullanıcıları için oldukça kullanışlı olacağa benziyor.


Bu yeni özellik sayesinde, takibe alınan kişilerin profilleri ile ilgili herhangi bir değişiklik gerçekleştiğinde; yeni bir fotoğraf yüklediklerinde veya durumları güncellediğinde otomatik bildirimler (notifications) aracılığı ile uyarılacaksınız.

Bu noktada elbette akıllara Facebook’un gün aşırı değişen güvenlik ayarlarında yeni bir değişiklik olup olmayacağı sorusu geliyor. Şüphesiz, gizlediğiniz bilgilerin takibe alınmasına Facebook göz yummayacaktır.

Hatta bu yeni özelliği devre dışı bırakma gibi bir ayar olması gerektiği yönünde bloglarda tartışmalar başlamış durumda. Bekleyip göreceğiz.

Bu yazıyı paylaşın:
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • del.icio.us
  • LinkedIn
  • RSS
  • Tumblr
  • StumbleUpon

Beren Saat gibi işliyor..

Medya 2 Yorum

Daha önce sinema filmi olarak uyarlanan ve başrolde Hülya Avşar’ın oynadığı “Fatmagül’ün Suçu Ne?” şimdiden dillere destan oldu. Özellikle geçtiğimiz sezona entrikaları ve sevişme sahneleri ile damgasını vuran “Aşk-ı Memnu’dan sornra, herkes Beren Saat’li tecavüz sahnesini merakla bekler durumda. Bu ne biçim iş arkadaş?

Öte yandan düşünecek olursak,  bu yapımın Beren Saat’in kendini ölümsüzleştireceği yapım olduğunu söyleyebiliriz. Bunu şunlara dayanarak söylüyorum. “Aşk-ı Memnu” gibi bir dizinin ardından daha da iddialı bir başrolde olmak, yapımcıların kendisine ne denli inandığını gösteriyor. Artık bu kıza seks içeren ne versek yerler hesabı. Bir de Beren Saat artık Müjde Ar rollerinde değil, Hülya Avşar popülaritesinde. Yani, Beren Saat yeni bir “Berlin in Berlin” potansiyeli. Arz Ederim.

Bu yazıyı paylaşın:
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • del.icio.us
  • LinkedIn
  • RSS
  • Tumblr
  • StumbleUpon

3 boyut birden..

Sinema 14 Yorum

Dünyanın 3 boyutlu ilk porno filmi 3D Sex and Zen: Extreme Ecstasy’nin çekimlerine Çin’de başlandığı haberi, zamanında Cine-5′i şifreli de olsa izleyen camiada neşe ile karşılandı..

Şaka bir yana; Yeşilçam’ın yeşildam’a döndüğü, insanların açık havadan kapalı salonlara akın ettiği yıllar geri geliyormuş gibi bir hava var. Sanki kapanan Rüya ve Yıldız sinemaları yeniden makinist yüzü görecekmişcesine bir heyecan kapladı herkesi.

Uyanın arkadaşlar ! 3D Porno bir operasyondur. İnternete yenik düşen film endüstrisinin kurtuluşudur (Ahmet Çakar gibi konuştum) İşin bir adım ötesinde ise, bu teknolojinin evlere girmesi var elbet.

3D yayını destekleyen televizyonlar üretildikçe, televizyon kanallarına da yeni bir alan doğacak. Güzel bir operasyon, doğru bir strateji. Ben eminim ki, erotik yayınları izleyebilmek için decoder alan yurdum insanı, 3D TV’lere de saldıracaktır.

Bu yazıyı paylaşın:
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • del.icio.us
  • LinkedIn
  • RSS
  • Tumblr
  • StumbleUpon

Bloomberg Businessweek Türkiye, Blog Yazarlığı ve İtibar Yönetimi

Sosyal Medya 7 Yorum

Bloomberg Businessweek Türkiye, benim için kanaat önderi demiş. Vay be… Gün gelecek Gatekeeper’da olacağım. Geçen seneye göre 450.000 gerileyen Alexa sıralamasının verdiği üzüntüyü böyle törpülerim ben de.

Şaka bir yana, çok güzel bir yazı paylaştı Onur Atahan benimle. İçinde Proximity İstanbul’un – Renault Fluence İletişimi ile ilgili görüşlerimin de yer aldığı, sosyal medyada ve blog yazarları eksenli bir yazı. İşin güzel tarafı yazıda bir iletişimci olarak değil, blogger olarak yer alıyor olmam.

Yazının tamamını okumak için sırasıyla aşağıdaki bağlantıları tıklayabilirsiniz.
1- http://www.twitpic.com/2fu3qy/full
2- http://www.twitpic.com/2fu3xw/full

Hazır konu açılmışken, bende bu konu ekseninde Kurumsal İtibara yönelik bir iki kelam edeyim bari..

Evet. Bloglar ve blog yazarları sosyal medyada önemli bir yere sahiptirler. Hatta bazı blog yazarları, ulaştıkları takipçi sayısı ve ürettikleri içerikler ile sosyal medyanın kanaat lideri konumuna gelmişlerdir. Bu blog yazarlarının ürettiği içerikler diğer blog yazarları tarafından da  çoğaltılmakta ve çeşitli sosyal medya sitelerinde paylaşılmaktadır. Ayrıca, bloglarda yazılan içerikler ve içeriklere yazılan yorumlar, arama motorları tarafından kayıt altına alınmakta ve arama motorlarında gerçekleştirilen aramalarda, blog yazıları ön plana çıkmaktadır. Bu sayede blog içerikleri, kurum, marka veya ürün hakkında arama yapan internet kullanıcılarına doğrudan ulaşmaktadır. Bu sebeple, blog içeriklerinin ve içerik üreten blog yazarlarının kurumsal itibar açısından önemli bir unsur olduğunu söyleyebiliriz.

Öte yandan, yazıda belirtildiği gibi; kurum ile ilgili gelişen olumuz bir durum karşısında bloglarda kurumsal itibarı zedeleyebilecek herhangi bir içeriğin üretilmesini engellemek neredeyse imkansızdır. Fakat blog yazarları ile kurulacak olan yakın ve samimi ilişkiler, bu tarz bir riski ortadan kaldırmak adına yapılabilecek en doğru hamlelerin başında gelmektedir. Bu da doğal olarak kurum ile ilgili olumlu içeriklerin üretilmesini sağlamak adına, blog yazarları ile iletişimde olmayı gerektirir. Bazı aklı selimler bu amaç uğruna yapılanları dijital dilencilik olarak nitelendirse de, Ben Uğur Özmen’in “Kurallar Değişir, Kaideler Değişmez” vecizesine istinaden, bu yapılanın klasik halkla ilişkiler çalışmalarından bir farkı olduğunu düşünmediğimi belirteyim.

İşin her iki tarafında olan birisi olarak şunu çok iyi biliyorum ki, aslolan kişiyi mutlu etmektir. Ona marka ile ilgili güzel bir hatıra bırakmaktır. İşte siz o noktada kanaat liderinin zihnine olumlu bir algı bırakıyorsanız, ister blogger, ister köşe yazarı, ister devlet adamı olsun, gerisi geliyor.

Bu yüzden blog yazarlarının kurum veya marka ile kuracağı olumlu bir ilişkinin, kurumsal itibar açısından da önemli olduğunu ve kurumsal itibar yönetimi için blog mecrasını kullanmak isteyen kurumların, blog yazarları ile sürekli bir iletişim içerisinde olmaları gerektiğini söyleyebiliriz.

Değil mi?

Bu yazıyı paylaşın:
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • del.icio.us
  • LinkedIn
  • RSS
  • Tumblr
  • StumbleUpon

Robinho Beşiktaş’ta. Peki Beşiktaş nerede?

Spor 23 Yorum

Bu sene bir transfer sarhoşluğu aldı yürüdü ki delirmemek elde değil. Yok efendim Q7 – Guti bombası, Robinho, Altidore, İbrahimoviç söylentileri, 103 liradan kapış kapış giden 17.000 forma, normalin yarısı sürede satılan kapalı tribün kombinesi. Bu muydu arkadaş derdiniz?  Takım sahaya çıkarken görmemiş gibi iki yıldızı tribüne çağırmak mı?

Geçen hafta Forza’da yazdım. “Tribüne önce Necip çağırılsın” diye, destekleyen kadar geri kafalısın diyenler de oldu. Hayır efendim, geri kafalılık değil bu. Şu meşhur “Beşiktaş sen babamdan kalan miras değil, çocuğuma olan borcumsun” pankartının Türkçe’si!

Örneğin;

Geçenlerde Galatasaraylı bir arkadaşım, “Oğlum bir bilet bul da sizin tribüne gene gidelim” demişti. -yıllar önce kapalı göbekte izlediği maçın tadı var halen damağında.

- Çok zor abi dedim. “Millet birbirini kesiyor bilet için!”

O da bana dönüp, “Sen yıllar önce bu tribün için ne güzel bak bomboş, biz bizeyiz demiştin, hatırlıyor musun, ne hale geldiniz?” dedi. Elbette hatırlamıyorum. Aslında böyle bir laf söylediğimden bile emin değilim, hiç tarzım değil. Ama bu sene tribüne, muhabbetlere bakınca, o cümlenin taşıdığı anlamı idrak ettim.

Biz ne yöne gideceğimizi bilemiyoruz.Neyin içini doldurmak istediğimizden de emin değiliz.

Halkın takımı mı olacağız? Halka arz mı edileceğiz?

Kimimizi romantik bir sevdaya tatminken, kiminin gözünü o vahşi “her yol mübahçılık” bürüdü. Bu Fatih Terimsel yaklaşımlar bir yana, her fırsatta Aziz Yıldırım Fenerbahçe’si ile aramızdaki fark diye göstediğimiz ve arınmakla övündüğümüz “Şampiyonlukta iktidar, yönetimde güç, medyada hakimiyet ve hep daha fazlası” söylemleri, iki pahalı transfer ile ehlileşti. İnanın yarın stadın adı Medical Park olsa, en fazla üç gün kıyamet kopar. Mabedimiz Şeref Bey, Tribünümüz Mehmet Işıklar diye slogan atanlar, Q7 ve Guti’nin diyeti ödensin diye eyvallah der geçer.

Şu Çarşı herkese karşı” maskesinin altına öyle lümpen bir kültür yerleşti ki, öyle ince işlendi ki; içinde abicilik, çetecilik, karaborsa kafaları falan var. “Az zamanda çok ve büyük vurgunlar yaptık” diyebilmek, tribünün ekmeğini yiyebilmek adına, gündüz birlikte çay içtiği, beste yaptığı adamı iki dakika içinde harcayacak insalar doğdu elimize. Bu arkadaşların elinde yükselen Beşiktaş da Medical Parklara layık zaten.

Hiç unutmuyorum;

2003 yılında, Irak işgali öncesi, Abbasağa’daki eski dernekte, tribünde savaş karşıtı neler yapılabilir diye Ayhan Abi ile konuşurken bana aynen şöyle demişti: “Bu bir başlangıç olsun, çocukları da yönlendirelim, bu gidişat hiç iyi değil. Şampiyonluk falan da umrumda değil, 100.yıl da. 100 yıl daha şampiyon olmasak da olur ama bu tribünün gidişatı kötü, önce onu halletmemiz lazım…”

Edemedik yada edemediler. Elendik birer birer. İşte bu yüzden bizim Q7′lere ve ona tapanlar değil, Necip’lere ve onlara sahip çıkanlara ihtiyacımız var. Elbette herkesi bağrımıza basacağız. Ama çocuklarımıza “Şeref’inizle Oynayın, Hakkı’nızla kazanın” cümlesini anlatabilmek istiyorsak;

Metin, Ali, Feyyaz, Recep, Kadir, Ulvi, Rıza, Seba, Şeref Bey, Hakkı Yeten gibi Beşiktaşlı isimlerin ne ifade ettiğini de unutmamalıyız.

Bunun için artık netleşelim.

Halkın Takımı mı?
Halka Arz mı?

Bu yazıyı paylaşın:
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • del.icio.us
  • LinkedIn
  • RSS
  • Tumblr
  • StumbleUpon

« Önceki Sayfa

Get Adobe Flash playerPlugin by wpburn.com wordpress themes